4 Ocak 2014 Cumartesi

İnancın Kamusal Alandaki Görüntülerinden Camiler ve Estetiği

Avrupa ve Türkiye’de Camiler: Kamusal Alanda İnanç ve Estetik isimli paneldeyiz. Nilüfer Göle öncülüğünde gerçekleştirilen panelin konukları mimarlarsa Emre Arolat, Paul Böhm ve Cihan Bağdacı

Panelde insanları bir araya getirmesi, iletişime geçilen bir ortam sağlaması ve insanlar arası paylaşımın artması bakımından birer mikro kamusal alan olarak camilerin estetiği ele alınıyor. Geleneksel külliyelerin kamuya hizmet eden alanlar olduğu aşikar ancak çağdaş camilerin kamusal alan olduklarını hiç düşünmemiştim çünkü ibadet amacı dışında kullanımına şahit olmamıştım, ta ki geçtiğimiz yaz Güneydoğu Anadolu’daki camilere turistik gözlerle görene kadar. Adana, Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin’deki camilerin neredeyse tümünü erkeklerin oluşturduğu bir grup “kamu” tarafından kullanılan bir “alan” olduğunu gördüm. İnsanlar cami avlusunda vakit geçiyor, sohbet ediyorlar. Kimi camilerin içinde kitaplıklar var. İnsanlar uyumak için de camiye geliyorlar. Sıcak günler bölgenin tipik mimari malzemesi taştan inşa edilmiş serin camilerin popülerliğini artırmış. Kimi yeni camilerse klimalı. Evet, bu camiler kesinlikle kamusal alan. 

Avrupa'da ve Türkiye'deki cami mimarisinde, kültürün ve zamanın etkisiyle değişen, çeşitli sebeplerle, geleneksel formları kimi zaman reddeden, kimi zaman yeniden tasarlayan, kimi zaman da koruyan bir estetik anlayışı gündemde.

Nilüfer Göleİslam, kamusal alan, toplumsal cinsiyet, çoklu moderniteler ve sekülarizm alanları üzerine çalışan bir araştırmacı. Avrupa Kamusal Alanı Yapım Aşamasında İslam isimli araştırmasına bir devam niteliğinde bu paneli sunuyor. Mimar Paul Böhm'ü Köln'de tasarımını üstlendiği daha sonra yapımı durdurulan tartışmalı cami dolayısıyla tanıyoruz. Konuşmasında kamusal alan konusundansa mimari detaylara ağırlık verdiğinden bu yazımda Böhm'e yer vermeyeceğim. Konuşmacılardan Emre Arolat ve Cihan Buğdacı'nın kamusal alanda camilerin görüntüsü üzerine bahsettiklerini değerlendiriyor olacağım bu yazımda. 

Türkiye’de sürekli tekrarlanan bir cami tipi olduğundan bahsederek konuşmasına başlıyor Emre Arolat. Bu cami tipinin kitapta tarif edilmediğini, dolayısıyla bu mimari tipinin kültürel olduğunu söylüyor. Kubbe tipi ve üzerindeki hilal gibi ayrıntılar, minarenin uzun silindirik yapısı ve sayısı, kapı ve pencere biçimleri, yeşil rengin yoğun kullanılması bu genel mimari tipin ‘tipik’ özellikleri. Her yerde görebileceğimiz, mimarının izini taşımayan, süslenmiş ama yaratıcılıktan ve herhangi bir kimlikten yoksun ibadet alanları. Arolat, cami mimarisinde yeni bir tavır olarak Sancaklar Camisinden bahsediyor. Tasarımı da kendisine ait. Caminin geleneksel formlarından sıyrılan bir tasarım. Camilerde basmakalıp bir tasarımda görülen mihrap, cemaatin toplandığı alan, minare gibi eşsizce yorumlanmış. Sadelik hakim. Cami çevresiyle uyumlu, renksel ve biçimsel olarak. Bu cami Emre Arolat ve ekibinin imzasını, ruhunu taşıyor. Mekânı henüz görmedim ama fotoğraflarından ruhani bir cami olduğu hissediliyor. 

Şimdiye kadar ruhanilik ve samimiyet hissettiğim yalnızca bir ibadet alanı olmuştu: İtalya’da Milano’nun küçük bir şehri Varese’de, çok çok küçük bir cemaate hizmet eden loş, küçük ama heybetli, süslü bir Katolik kilisesi. Sancaklar Cami de ikinci olma adayı. 

Ayrıca caminin, kamusal alanlara ulaşımın fazlasıyla kısıtlı olduğu (belki de sadece market ve alışveriş merkezlerinden ibaret olduğu) Büyükçekmece’deki banliyö alanına inşa edilmiş olmasının da buradaki Müslüman insanlara eşsiz bir hediye olduğunu düşünüyorum. 

Emre Arolat'a bir soru geliyor panelin sonlarında, gazeteci Ayşe Hür'den, soruyu tam olarak not alamadım, yanlışım varsa affola, özetle, süsün suç olduğunu söyleyen Adolf Loos'a referans yapıyor ve Sancaklar Cami'nin sadeliğinin arkasında böyle bir neden olup olmadığını soruyor. Ayrıca okunamayan satıhlar (yüzey) olunca nasıl bir birliktelik olabileceğini merak ettiğini söylüyor. Arolat böyle bir sebepten süsü dışlamak gibi bir niyetinin olmadığını, İslami felsefede üstüne düşülen öz meselesini anlatmak için sadeliği tercih ettiğini anlatıyor. Ve Sancaklar Cami'nde okunamayan satıhlar olmadığını, sadeliğin de okunabileceğini, bu nedenle birliktelik kurmakta bir sıkıntının olmayacağını savunuyor.

Aşağıda caminin bazı fotoğrafları var, tümüne http://www.emrearolat.com/2011/03/15/sancak-mosque-2011/?lang=tr linkinden ulaşılabilir.








Sıra Hollandalı Türk mimar Cihan Buğdacı'da. Formdan bu kadar bahsetmişken Buğdacı, Hollanda özelinden yola çıkarak Avrupa’da camilerin nasıl geleneksel mimari formlardan çıkarak kimi zaman toplumdan gizlenmek, kimi zaman faydacılık mantığıyla süslemeden arınarak inşa edildiğinden bahsediyor. Avrupa toplumunun yoğun bir kesiminin şekilsel olarak şehirde camilerin olmasına karşı olmasının, camilerin dışarıdan bakıldığında tipik cami formunda olmayan herhangi bir yapı gibi görünmesine sebep olduğundan bahsediyor. Kimi Avrupalılar da caminin işlevini gerçekleştirmesi için geleneksel bir mimariye ihtiyaç duymadığını savunuyor. Bu iki görüş, şehrin genel görünümü bakımından geleneksel cami mimarisinin yer almaması gerektiği konusunda uzlaşıyor. Ancak şehir dışına yapılan camilerde form konusu kimsenin bu kadar dikkatini çekmiyor anlaşılan. 

Cihan Buğdacı'nın bu estetik anlayışı üzerine bir kitabı var: The Mosque. Ergun Erkoçu ile birlikte hazırlamışlar. Pelin Çetken güzelce şu linkte http://www.mekanar.com/tr/bo%C5%9F-oda-ar%C5%9Fiv-2010/bo%C5%9F-oda-13/the-mosque-erg%C3%BCn-erko%C3%A7u-cihan-bu%C4%9Fdac%C4%B1.html değerlendirmiş: "Hollanda’nın çeşitli bölgelerinde yer alan cami fotoğrafları ve o fotoğrafları destekleyen sorularla ilerleyen kitap aslında camiler üzerinden soruları okuyana soruyor, cami burada bir ayna oluyor, toplumda siyasi, mimari ve sosyal dönüşümünde etkisi olanlar üzerine konuşulmasını sağlıyor." 

Burada sorulmaya değer bazı noktalar görüyorum: Avrupa'daki Müslümanların büyük çoğunluğu göçmenlerden oluşuyor. Bu durumda ibadetleri ve kimlikleriyle uyumlu kamusal alanları kısıtlanan göçmen Müslümanlar ne hissediyorlar? 
Hissettikleri şey hoşnutsuzluksa, bu onların dinsel ve kültürel kimliklerine daha sıkı sarılmaları ve dolayısıyla toplumsal bir kutuplaşmaya sebep olabilecek bir tansiyona sebep oluyor olabilir mi? 
Ya da kimliklerinden uzaklaşıp yalnızca faydacılık gözüyle ibadet edilen yerleri benimsiyorlar mı
Bu konuda yapılabilecek yeni ve yaratıcı mimari girişimler (Emre Arolat’ın Sancaklar Cami’si gibi mesela) Avrupalı yerlilerin cami yapımına karşı tutumlarını yumuşatabilir mi?

Tabi, bu yazıda tüm Avrupalı yerlilerin geleneksel mimari yapımına karşı olduğunu ima etmiyorum, bahsettiğim görüşler genel, kimi zaman çoğunlukça paylaşılan düşünceler.