Avrupa ve Türkiye’de Camiler: Kamusal Alanda İnanç ve Estetik
isimli paneldeyiz. Nilüfer Göle öncülüğünde gerçekleştirilen panelin konukları
mimarlarsa Emre Arolat, Paul Böhm ve Cihan Bağdacı.
Panelde insanları bir araya
getirmesi, iletişime geçilen bir ortam sağlaması ve insanlar arası paylaşımın
artması bakımından birer mikro kamusal alan olarak camilerin estetiği ele alınıyor. Geleneksel külliyelerin kamuya hizmet eden alanlar olduğu aşikar ancak çağdaş camilerin kamusal alan olduklarını hiç düşünmemiştim çünkü ibadet amacı dışında kullanımına şahit olmamıştım, ta ki geçtiğimiz yaz Güneydoğu
Anadolu’daki camilere turistik gözlerle görene kadar. Adana,
Gaziantep, Şanlıurfa ve Mardin’deki camilerin neredeyse tümünü erkeklerin
oluşturduğu bir grup “kamu” tarafından kullanılan bir “alan” olduğunu gördüm. İnsanlar
cami avlusunda vakit geçiyor, sohbet ediyorlar. Kimi camilerin içinde
kitaplıklar var. İnsanlar uyumak için de camiye geliyorlar. Sıcak günler
bölgenin tipik mimari malzemesi taştan inşa edilmiş serin camilerin
popülerliğini artırmış. Kimi yeni camilerse klimalı. Evet, bu camiler
kesinlikle kamusal alan.
Avrupa'da ve Türkiye'deki cami mimarisinde, kültürün ve zamanın etkisiyle değişen, çeşitli sebeplerle, geleneksel formları kimi zaman reddeden, kimi zaman yeniden tasarlayan, kimi zaman da koruyan bir estetik anlayışı gündemde.
Nilüfer Göle, İslam,
kamusal alan, toplumsal cinsiyet, çoklu moderniteler ve sekülarizm alanları
üzerine çalışan bir araştırmacı. Avrupa Kamusal Alanı Yapım
Aşamasında İslam isimli araştırmasına bir devam niteliğinde bu paneli
sunuyor. Mimar Paul Böhm'ü Köln'de tasarımını üstlendiği daha sonra yapımı
durdurulan tartışmalı cami dolayısıyla tanıyoruz. Konuşmasında kamusal alan
konusundansa mimari detaylara ağırlık verdiğinden bu yazımda Böhm'e yer vermeyeceğim. Konuşmacılardan
Emre Arolat ve Cihan Buğdacı'nın kamusal
alanda camilerin görüntüsü üzerine
bahsettiklerini değerlendiriyor olacağım bu yazımda.
Türkiye’de sürekli tekrarlanan bir cami tipi olduğundan
bahsederek konuşmasına başlıyor Emre Arolat. Bu cami tipinin kitapta tarif edilmediğini,
dolayısıyla bu mimari tipinin kültürel olduğunu söylüyor. Kubbe tipi ve üzerindeki
hilal gibi ayrıntılar, minarenin uzun silindirik yapısı ve sayısı, kapı ve
pencere biçimleri, yeşil rengin yoğun kullanılması bu genel mimari tipin ‘tipik’
özellikleri. Her yerde görebileceğimiz, mimarının izini taşımayan, süslenmiş
ama yaratıcılıktan ve herhangi bir kimlikten yoksun ibadet alanları. Arolat,
cami mimarisinde yeni bir tavır olarak Sancaklar Cami’sinden bahsediyor. Tasarımı da
kendisine ait. Caminin geleneksel formlarından sıyrılan bir tasarım. Camilerde
basmakalıp bir tasarımda görülen mihrap, cemaatin toplandığı alan, minare gibi
eşsizce yorumlanmış. Sadelik hakim. Cami çevresiyle uyumlu, renksel ve biçimsel olarak. Bu cami Emre Arolat ve ekibinin imzasını, ruhunu taşıyor. Mekânı
henüz görmedim ama fotoğraflarından ruhani bir cami olduğu hissediliyor.
Şimdiye
kadar ruhanilik ve samimiyet hissettiğim yalnızca bir ibadet alanı olmuştu:
İtalya’da Milano’nun küçük bir şehri Varese’de, çok çok küçük bir cemaate hizmet eden loş, küçük ama heybetli, süslü bir Katolik kilisesi. Sancaklar Cami de ikinci olma adayı.
Ayrıca caminin, kamusal alanlara
ulaşımın fazlasıyla kısıtlı olduğu (belki de sadece market ve alışveriş
merkezlerinden ibaret olduğu) Büyükçekmece’deki banliyö alanına inşa edilmiş
olmasının da buradaki Müslüman insanlara eşsiz bir hediye olduğunu düşünüyorum.
Emre Arolat'a bir soru geliyor panelin sonlarında, gazeteci Ayşe Hür'den, soruyu tam olarak not alamadım, yanlışım varsa affola, özetle, süsün suç olduğunu söyleyen Adolf Loos'a referans yapıyor ve Sancaklar Cami'nin sadeliğinin arkasında böyle bir neden olup olmadığını soruyor. Ayrıca okunamayan satıhlar (yüzey) olunca nasıl bir birliktelik olabileceğini merak ettiğini söylüyor. Arolat böyle bir sebepten süsü dışlamak gibi bir niyetinin olmadığını, İslami felsefede üstüne düşülen öz meselesini anlatmak için sadeliği tercih ettiğini anlatıyor. Ve Sancaklar Cami'nde okunamayan satıhlar olmadığını, sadeliğin de okunabileceğini, bu nedenle birliktelik kurmakta bir sıkıntının olmayacağını savunuyor.
Aşağıda caminin bazı fotoğrafları var, tümüne http://www.emrearolat.com/2011/03/15/sancak-mosque-2011/?lang=tr linkinden ulaşılabilir.
Sıra Hollandalı Türk mimar Cihan Buğdacı'da. Formdan bu kadar bahsetmişken Buğdacı,
Hollanda özelinden yola çıkarak Avrupa’da camilerin nasıl geleneksel mimari
formlardan çıkarak kimi zaman toplumdan gizlenmek, kimi zaman faydacılık mantığıyla
süslemeden arınarak inşa edildiğinden bahsediyor. Avrupa toplumunun yoğun bir
kesiminin şekilsel olarak şehirde camilerin olmasına karşı olmasının, camilerin
dışarıdan bakıldığında tipik cami formunda olmayan herhangi bir yapı gibi
görünmesine sebep olduğundan bahsediyor. Kimi Avrupalılar da caminin işlevini
gerçekleştirmesi için geleneksel bir mimariye ihtiyaç duymadığını savunuyor. Bu iki görüş, şehrin genel görünümü bakımından geleneksel cami mimarisinin yer almaması gerektiği
konusunda uzlaşıyor. Ancak şehir dışına yapılan camilerde form konusu kimsenin
bu kadar dikkatini çekmiyor anlaşılan.
Cihan Buğdacı'nın bu estetik anlayışı üzerine bir kitabı var: The Mosque. Ergun Erkoçu ile birlikte hazırlamışlar. Pelin Çetken güzelce şu linkte http://www.mekanar.com/tr/bo%C5%9F-oda-ar%C5%9Fiv-2010/bo%C5%9F-oda-13/the-mosque-erg%C3%BCn-erko%C3%A7u-cihan-bu%C4%9Fdac%C4%B1.html değerlendirmiş: "Hollanda’nın çeşitli bölgelerinde yer alan cami fotoğrafları ve o fotoğrafları destekleyen sorularla ilerleyen kitap aslında camiler üzerinden soruları okuyana soruyor, cami burada bir ayna oluyor, toplumda siyasi, mimari ve sosyal dönüşümünde etkisi olanlar üzerine konuşulmasını sağlıyor."
Burada sorulmaya değer bazı noktalar görüyorum: Avrupa'daki
Müslümanların büyük çoğunluğu göçmenlerden oluşuyor. Bu durumda ibadetleri ve
kimlikleriyle uyumlu kamusal alanları kısıtlanan göçmen Müslümanlar ne hissediyorlar?
Hissettikleri şey hoşnutsuzluksa, bu onların dinsel ve kültürel kimliklerine
daha sıkı sarılmaları ve dolayısıyla toplumsal bir kutuplaşmaya sebep
olabilecek bir tansiyona sebep oluyor olabilir mi?
Ya da kimliklerinden
uzaklaşıp yalnızca faydacılık gözüyle ibadet edilen yerleri benimsiyorlar mı?
Bu
konuda yapılabilecek yeni ve yaratıcı mimari girişimler (Emre Arolat’ın
Sancaklar Cami’si gibi mesela) Avrupalı yerlilerin cami yapımına karşı tutumlarını yumuşatabilir
mi?
Tabi, bu yazıda tüm Avrupalı yerlilerin geleneksel mimari
yapımına karşı olduğunu ima etmiyorum, bahsettiğim görüşler genel, kimi zaman
çoğunlukça paylaşılan düşünceler.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder