Karaköy’de
girişi yasak gümrük liman bölgesi ile Galata Köprüsü arasındaki alandayız. Bu alan
için İmkanmekan 2009 yılında, alana küçük ölçekli müdahale önerileri aramak üzere
bir atölye gerçekleştiriyor. Kamusal alan ve sosyolojiye yüzü dönük bu mimarlık
projesi ilgimi çekiyor, bu yazıda hem projeye ait detayları hem de benim
yorumlarımı okuyacaksınız.
“Günümüz İstanbul’unda ‘sosyal aktör olarak mimarın rolü nedir’ sorunu yüksek sesle soracak ve yanıtlar üretecek ortak paylaşım alanları oluşturmak mesleğin geleceği açısından ilham verici.”
İpek Akpınar
İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi
Alan, yani
meydan da diyebiliriz, günün önemli bir bölümü kalabalık*. Son yıllarda etkin olmayan kentsel
tasarım uygulamaları ile meydan sahipsizleşmiş, işlevini (henüz) yitirmemiş ama
iyi bir düzenlemeyi hak ediyor.
İmkanmekan,
atölye için web siteleri ve posterler aracılığıyla açık çağrı** yapıyor. Çağrıya cevap
verenlerden seçilen 5 ekip, İpek Akpınar, Pelin Derviş, Boğaçhan, Cevdet Erek ve Eylem Erdinç’in de katılımıyla 21 Kasım günü atölyeyi
gerçekleştiriyorlar.
Ekiplerin ürettikleri projeler (çok yerinde bulduğum) 3 (güzel) ana başlıkta değerlendiriliyor:
- Alanla kurulan ilişki
- Uygulanabilirlik potansiyeli
- Alanın kullanıcılarıyla kuruşlan ilişki.
Kim bu kalabalık*?
Yakın çevredeki okullardan öğrenciler, balıkçılar, seyyar satıcılar, alandaki restoranların müşterileri, turistler, vapur yolucuları.
İmkanmekan’ın yalnızca sermaye odakları, entelektüeller gibi bilindik proje üreticilerindense herkese açık bir çağrı** yapıyor olmasını projenin önemli bir yapı taşı olarak görüyorum. Alan kamusalsa müdahaleler, fikirler, öneriler, istekler de kamudan gelmeli (mi?).
Geliştirilen projelerden
2 tanesine dikkat çekmek istiyorum:
Kamusal
Mekanın Sahibi Kimdir?
Bir mekan
tasarlamaktan önce sorular ve öneriler yer alıyor bu projede.
Sorulardan vurucu olanı şöyle:
Sorulardan vurucu olanı şöyle:
Bir mekanı
sahiplenmeden kullanmak mümkün müdür? Nasıl?
Ve, oluşturulan önerilerden birine dikkat çekmek gerekir:
Kamusal alana
hangi zamanda, kimin, ne kadar sahip olacağını kentlinin tartışmasına izin verecek
bir öneri gerçekleştirme.
Manzaracı
Oturgaç
Tam da alanın ihtiyacıdır. Alanı sosyal bir alanı (geri)
dönüştürebilecek bir öneri ve uygulanabilirliği yüksek. Aşağıdaki görselde kırmızı görülen yerler basamaklı oturma alanları gösteriyor.
Bu noktada Richard Sennett’e cevap hakkı doğduğunu
düşünüyorum. 18. yüzyıldan bu yana özel hayatın, günlük yaşamlarımızda kamusal
hayattan daha fazla ağırlığa sahip olduğunu dile getiriyor Sennett. Kamusal
hayat artık özel hayatın gerektirdiği oranda önemli ve bu nedenle insanların
kamusal alanda kurabileceği çok boyutlu ilişki ve hazlardan yoksun kaldığını
söylüyor, insanlar artık iletişimsizlik içindedir, izlenen ve izleyen olarak
ayrılmışlardır. Kafeler tek başlarına oturan insanlarla doluyor artık örneğin. Cadde
üzerinde 2 kişilik masaları olan kafeleri sıklıkla görüyoruz İstanbul’da. Bu
öneriye Türkiye özelinde bakarsak, büyük şehirlerin merkezlerindeki insanların
aynı Sennett’in tarif ettiği biçimde bir kamusal hayat sürdürdükleri açıkça
görülüyor.
Şimdi, bu gözle, Manzaracı Oturgaç özelinde, kamusal
alandaki benzer yapılara ve projelere bakarsak (örneğin, parklardaki banklar en
fazla 3 kişilik, insanların karşılıklı değil yan yana oturabileceği, yani
konuşmalarındansa etrafı izlemelerine daha çok olanak tanıyan birimlerdir.)
bunların, kamusal alanda insanları bu kamusal alanda tutmaya yönelik yapılar
olmasına rağmen insanları birbirinden uzaklaştırdığını söyleyebilir miyiz?



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder